Southern Clinics Of Istanbul Eurasia

South Clin Ist Euras: 29 (1)
Cilt: 29  Sayı: 1 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
Akciğer Kanserinin Evrelemesinde PET/BT ve İnvaziv Evrelemenin Patolojik Evreleme İle Karşılaştırılması: 240 Olgunun Analizi
Comparison of PET/CT with Invasive Staging and Pathological Staging of Lung Cancer; Analysis of 240 Cases
Kadir Burak Özer, Ekin Ezgi Cesur, Attila Özdemir, Fatma Tuğba Özlü, Sevda Şener Cömert, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2018.84856  Sayfalar 1 - 7
GİRİŞ ve AMAÇ: Akciğer kanseri tanısı sonrası tümörün yayılımının ve mediastinal lenf nodlarının tutulumunun belirlenmesi; tümör evresinin ve operabilitenin ortaya konması açısından önem taşımaktadır. Çalışmamızda kliniğimizde ameliyat edilen 240 akciğer kanserli olgunun, pozitron emisyon tomografi/bilgisayarlı tomofrafi (PET/BT) bulguları ile invaziv evreleme yöntemlerini, patolojik evreleme ile karşılaştırarak, bu yöntemlerin lenf nodu metastazını göstermedeki etkinliğini belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2013–Haziran 2016 tarihleri çalışmaya alınan 240 hastanın PET/BT incelemesinde 60 hastada gerçek pozitif, 45 hastada yalancı pozitif, 103 hastada gerçek negatif, dört hastada ise yalancı negatif sonuç saptandı. Yapılan univariant analiz sonucu sağ üst lob yerleşimli tümörlerde (p=0.01) gizli N2 hastalık insidansı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu.
BULGULAR: Değerlendirmeye alınan 240 hastanın 160’ına EBUS, 80’ine mediastinoskopi yapıldı. EBUS’un patoloji incelemelerinde 22 hastada gerçek pozitif, 120 hastada gerçek negatif, 18 hastada ise yalancı negatif sonuç saptandı. Mediastinoskopisi yapılan 80 hastanın patoloji sonuçlarının karşılaştırılmasında; sekiz hastada gerçek pozitif, 64 hastada gerçek negatif, sekiz hastada ise yalancı negatif sonuç saptandı. Spesifite oranları yüksek olan mediastinoskopinin doğruluk oranları EBUS ile yakın olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonucunda evreleme yöntemleri arasında EBUS ve mediastinoskopi, yüksek spesifite ve doğruluk oranlarıyla ön plana çıkmaktadır. Ancak mediastinoskopinin halen daha altın standart yöntem olduğunu düşünmekteyiz. Hem prognozu tayin etme hem de tedavi protokolünü uygulama açısından hastaların gerçek evresinin belirlenmesi için, rezeksiyon yapılan hastalara total mediastinal lenf nodu disseksiyonu yapılması gerektiği kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: After a lung cancer diagnosis, determination of tumor invasion and involvement of mediastinal lymph nodes will indicate tumor stage and operability. The aim of this study was to compare and analyze the lymph node metastasis findings of positron emission tomography–computed tomography (PET/CT) using invasive staging methods and pathological staging in 240 lung cancer cases.
METHODS: The PET/CT examination of 240 patients included in the study revealed true positivity in 60 patients, false positivity in 45, true negativity in 103, and false negativity in 4 patients. Univariate analysis indicated that the incidence of occult N2 disease was found to be statistically significantly higher in right upper lobe tumors (p=0.01).
RESULTS: Of the 240 patients evaluated, mediastinal sampling was performed using endobronchial ultrasound (EBUS) in 160 patients, and mediastinoscopy in 80 patients.The high specificity rate of mediastinoscopy was found to be close to the accuracy of EBUS.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of the high specificity and accuracy rates, EBUS and mediastinoscopy are among the predominant staging methods. However,we think that mediastinoscopy is still the gold standard method. Total mediastinal lymph node dissection can determine the accurate stage of the disease and aid in determining the prognosis and treatment protocol.

2.
Keratokonuslu Hastalarda İntrastromal Kornea Halka Segmentinin Uzun Dönem Yaşam Kalitesi Sonuçlarının Ulusal Göz Enstitüsü-Refraktif Kusur Yaşam Kalitesi Testi İle Değerlendirilmesi
Long-Term Quality of Life Results of Intrastromal Corneal Ring Segment Implantation in Keratoconus Patients Using the National Eye Institute Visual Function Questionnaire
Ayşegül Penbe, Işıl Kutlutürk Karagöz, Anıl Kubaloğlu, Esin Söğütlü Sarı
doi: 10.14744/scie.2018.29491  Sayfalar 8 - 13
GİRİŞ ve AMAÇ: İntrastromal kornea halka segmentleri (IKRS) uygulanmış keratokonus hastalarında yaşam kalitesinin ve görme düzeylerinin uzun dönem sonuçlarını araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2012 boyunca, IKRS uygulanmış olan keratokonuslu hastaların 30 gözü geriye dönük olarak çalışmamıza dahil edildi. Dışlama kriterleri; 65.00 D’nin üzerinde keratometrik değer, apikal skarlaşma olmasıydı. Elle veya İntralase ile halka takılmış olan hastalar dört yıllarında keratokonusun şiddetine göre üç grupta değerlendirildi. Düzeltilmemiş görme keskinliği (DGK) en iyi gözlükle düzeltilmiş görme keskinliği (EDGK) ve Kmax değerleri kaydedildi ve NEI-VFQ 25 anketi geriye dönük ve Türkçe olarak uygulandı.
BULGULAR: Tüm hastalarda EDGK (p=0.001) ve DGK (p=0.021) oldukça belirgin artış gösterdi. Tüm olgularda Kmax değerleri azaldı (p=0.01). Ancak bu azalma, alt grup 2’de istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.285). Ayrıca grup 2’de periferik görüş skoru daha düşüktü (p=0.049). Genel sağlık, sosyal işlevsellik, genel görüş, bağımlılık ve sürüş haricinde BCVA/UCVA ile tüm NEI-VFQ 25 skorları arasında anlamlı bir korelasyon bulundu. Tüm skorlar manuel ve intralase gruplarında benzerdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonuçları keratokonus tedavisi için IKRS penetran keratoplastiden önce kabul edilebilir bir seçenek olduğunu desteklemektedir. Ancak, IKRS uygulanmış erken evre hastalarda memnuniyet ve görme düzeylerinin beklendiği gibi daha iyi olmadığını gördük. Bu nedenle IKRS tedavisinin erken uygulanmasının gerekli bir protokol olmadığı düşünülülebilir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the long-term quality of life and vision level of keratoconus patients who underwent implantation of intrastromal corneal ring segments (ICRS).
METHODS: During February 2012, 23 keratoconus patients that had ICRS implanted were included in this retrospective study. The patients were divided into 3 severity subgroups. After 4 years, uncorrected visual acuity (UCVA), best spectacle-corrected visual acuity (BCVA) and Kmax values were recorded. A Turkish version of the National Eye Institute Visual Function Questionnaire 25 (NEI-VFQ 25) was administered to all of the patients retrospectively.
RESULTS: There was a notable increase in all patients’ BCVA (p=0.001) and UCVA (p=0.021). The Kmax values were reduced in all cases (p=0.01); however, this reduction was not statistically significant in subgroup 2 (p=0.285). The peripheral vision score was also lower in type 2 (p=0.049). A significant correlation was found between BCVA/UCVA and NEI-VFQ 25 scores, except for general health, social functioning, general vision, dependency, and driving.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients’ quality of life and vision scores support ICRS implantation as an acceptable option before penetrating keratoplasty for keratoconus treatment. But, the satisfaction and vision levels were not better in patients in the early stages of keratoconus. So it may be considered that early treatment of ICRS implantation is not a necessary protocol.

3.
Primer Akciğer Kanseri Tanısında Tek Akciğer Ventilasyonu İle Rezeksiyon Uygulanan Hastaların Geriye Dönük Olarak Değerlendirilmesi
Retrospective Evaluation of Patients with a Diagnosis of Primary Lung Cancer Who Underwent Resection with One-Lung Ventilation
Gülten Arslan, Banu Çevik, Çiğdem Arzum Örskıran, Fatih Doğu Geyik, Ekin Ezgi Cesur, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2018.30074  Sayfalar 14 - 18
GİRİŞ ve AMAÇ: Tek akciğer ventilasyon (TAV) tekniklerinin gelişmesi ile, kansere bağlı ölümlerde ilk sırada olan ve görülme sıklığı giderek artan akciğer kanserlerinin cerrahisine olanak sağlanmıştır. Çalışmada, akciğer kanseri nedeniyle TAV uygulanarak ameliyat edilen hastaların demografik özellikleri, anestezik yaklaşımları, prognozu etkileyecek faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Etik komite izini alınarak primer akciğer kanseri nedeniyle TAV uygulanarak lobektomi veya pnömonektomi yapılan 114 hastanın kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Olguların yaş, cinsiyet, ASA skoru, ek sistemik hastalıkları, operasyon tipi, komplikasyonlar, kanama, verilen sıvı ve kan miktarı, ameliyat öncesi, ameliyat sırasında ve sonrasında hemogram ve kan gazı değerleri, ameliyat sonrası yoğun bakıma ünitesine (YBÜ) transport oranı incelenip ortalamaları alındı.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 56.35±12.42 yıl olup 89’u (%78) erkek, 25’i (%22) kadın idi. Olgularımızın 75’inin (%65.8) sigara kullanım öyküsü olduğu gözlendi. Hastaların 59’unun (%51.75) ASA I-II, 55’inin (%48.25) ASA III-IV ve en çok eşlik eden hastalığın hipertansiyon, diabetes mellitus ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı olduğu saptandı. YBÜ’ye alınan hasta sayısı 29 (%25.43) idi. Alınan hastaların 19’unun (%65.5) ASA III-IV, 10’unun (%34.5) ASA I-II olduğu, 19’unun (%65.5) entübe, 10’unun (%34.5) ise ekstübe olduğu belirlendi. Doksan yedi (%85) olguya lobektomi, 17 (%15) olguya pnömonektomi uygulandığı, lobektomi uygulanan hastaların 20’sinin (%20.6), pnömonektomi uygulananların ise dokuzunun (%52.9) YBÜ’ye alındığı gözlendi. YBÜ’ye alınan olguların yaşlarının, komorbidite, ASA skorları, komplikasyonların yüksek, anestezi ve TAV sürelerinin belirgin derecede uzun olduğu belirlendi. On (%8) olguda uzamış hava kaçağı, bronkoplevral fistül, kanama, akciğer ödemi komplikasyonları gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Torasik cerrahi uygulanan hastaların prognozunda yaş, ASA skoru, komorbid hastalıklar, operasyon tipi ve anestezik uygulamaların etkili olduğu, ameliyat öncesi değerlendirme ile saptanan risk faktörlerinin en aza indirilmesinin, akciğer fonksiyonlarının olası en iyi duruma getirilmesinin, dikkatli cerrahi ve anestezik yaklaşımın ve ameliyat sonrası bakımın önemli olduğu kanısına varıldı.
INTRODUCTION: Lung cancer is still the leading cause of cancer-related death and the incidence continues to increase. The development of one-lung ventilation (OLV) techniques has provided new surgical alternatives. The aim of this study was to investigate the demographic characteristics, anesthetic approaches, and factors that affected the prognosis of patients who underwent OLV in the treatment of lung cancer.
METHODS: With the approval of the ethics committee, the records of 114 patients who underwent a lobectomy or pneumonectomy with OLV for primary lung cancer were retrospectively reviewed. The age; sex; American Society of Anesthesiologists (ASA) score; comorbid diseases; operation type; complications; the quantity of fluid and blood given; the preoperative, peroperative, and postoperative hemogram and blood gas values; and the rate of postoperative transfer to the intensive care unit (ICU) were investigated.
RESULTS: The mean age of the patients was 56.35±12.42 years; 89 (78%) were male and 25 (22%) were female. It was observed that 75 (65.8%) of the patients were smokers. An ASA classification of I-II was seen in 59 patients (51.75%), and an ASA classification of III-IV was noted in 55 patients (48.25%). Hypertension, diabetes mellitus, and chronic obstructive pulmonary disease were the most commonly seen comorbid diseases. The number of patients who received ICU care was 29 (25.43%). Of the admitted patients, 19 (65.5%) were ASA III-IV and 10 (34.5%) were ASA I-II; 19 (65.5%) were intubated and 10 (34.5%) were extubated. In all, 97 (85%) cases were a lobectomy and 17 (15%) cases were pneumonectomy. Twenty (20.6%) of the lobectomy patients and 9 (52.9%) of the pneumonectomy patients were taken to the ICU. It was determined that the age, comorbidities, ASA score, and complications were greater in the ICU patients, as well as the duration of anesthesia and OLV. There were a total of 10 (8%) cases with prolonged air leak, bronchopleural fistula, hemorrhage, or pulmonary edema complications.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that a careful preoperative evaluation, surgical and anesthetic approach, and postoperative care are important to minimize the risk factors and improve the prognosis of thoracic surgery patients. These include bringing the lung function to the best possible state and assessing patient age, ASA score, comorbid diseases, operation type and anesthetic applications.

4.
Kolonoskopik İncelemeye Bağlı Gelişen Komplikasyonlar: Bir Cerrahi Kliniğinin 10 Yıllık Deneyimi
Complications Associated with Colonoscopic Interventions: The 10-Year Experience of a Surgery Clinic
Hacı Hasan Abuoğlu, Mehmet Gençtürk, Emre Günay, Erkan Özkan, Mehmet Onur Gül, Münip Ali Tolga Müftüoğlu
doi: 10.14744/scie.2018.30974  Sayfalar 19 - 23
GİRİŞ ve AMAÇ: Kolonoskopi, kolorektal hastalıkların tanı ve tedavisinde rutin uygulanan bir prosedürdür. Bu çalışmada kolonoskopik incelemeye bağlı gelişen komplikasyonlar ve komplikasyon gelişen hastaların tanı, tedavi ve takip sonuçları değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2007–Ocak 2017 tarihleri arasında endoskopi ünitemizde rektosigmoidoskopi ve kolonoskopi incelemelerine bağlı komplikasyon gelişen 10 hasta geriye dönük değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, endoskopi bulguları, komplikasyonları, tanı konma zamanı ile uygulanan tedavi ve takip sonuçları incelendi.
BULGULAR: 10 hastada yapılan işlem sonrası komplikasyon gelişti. Hastaların altısı kadın, dördü erkek olup yaş ortalaması 63.9 (48–83 yaş) bulundu. Bir hastada splenik yaralanma, bir diğer hastada polipektomi sonrası kanama, sekiz hastada ise iatrojenik kolon perforasyonu gelişti. Terapötik endoskopik işlem sırasında bir hastada komplikasyon gelişirken diagnostik endoskopik işlem sırasında dokuz hastada komplikasyon gelişti. Perforasyon gelişen ve geç dönemde fark edilen yaşlı hastada ameliyat sonrası sepsis nedeniyle mortalite gelişmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kolonoskopik işlemlere bağlı komplikasyonlar farklı şekillerde görülebilir. Ortaya çıkabilecek komplikasyonları ve risk faktörlerini bilmek, komplikasyon gelişen hastalarda erken tanı ve gerekli durumlarda erken müdahele çok önemlidir.
INTRODUCTION: A colonoscopy is a routine procedure used for the diagnosis and treatment of colorectal diseases. The aim of this study was to evaluate complications that occurred related to a colonoscopic examination and the results of diagnosis, treatment, and follow-up of patients who developed complications.
METHODS: A total of 10 patients who underwent a rectosigmoidoscopy or colonoscopy in our endoscopy unit between January 2007 and January 2017 were retrospectively evaluated. The demographic characteristics of the patients, endoscopy findings, diagnosis of complications, time of diagnosis, and the treatment and follow-up results were analyzed.
RESULTS: Of the 10 patients who developed complications, 6 were female and 4 were male. The mean age was 63.9 years (min-max: 48–83 years). One patient had a splenic injury, another patient had postpolypectomy bleeding, and 8 patients had an iatrogenic colon perforation. Complications occurred in 9 patients during a diagnostic endoscopic procedure, while 1 complication occurred during a therapeutic endoscopic procedure. One elderly patient developed a perforation and as a result of a delayed diagnosis, mortality was seen due to postoperative sepsis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Complications due to colonoscopic procedures can present with a varying clinical picture. Being aware of the complications and risk factors is of extreme importance for early diagnosis and the necessary intervention in these patients.

5.
Anestezi Açısından Perkütan Nefrolitotomi: Bir Referans Hastanesindeki Üç Yıllık Deneyim
Anesthesia View in Percutaneous Nephrolithotomy: A 3-year Experience of a Referral Hospital
Banu Çevik, Bilal Eryıldırım
doi: 10.14744/scie.2018.30502  Sayfalar 24 - 29
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada 3 yıllık süre içerisinde perkütan nefrolitotomi (PNL) yapılan hastaların genel anestezi uygulamalarının dokümantasyonu ve anesteziye dair tartışmaların literatür eşliğinde irdelenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2015-2017 yılları arasında PNL yapılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, böbrek taşlarının karakteristik özellikleri, operasyon süreleri, kan transfüzyon ihtiyaçları, PNL girişimi ve genel anestezinin komplikasyonları ele alındı.
BULGULAR: 521 hasta bu çalışmaya dahil edildi. Ortalama yaş 48.32±0.61 yıldı. Ortalama taş büyüklüğü 22.48±0.47 mm idi. Ortalama operasyon süresi 106.30±1.56 dak ve hastaların operasyon sonrası taşsızlık oranı %79.07 idi. Ortalama floroskopi zamanı 23.30±1.45 san ve kullanılan irrigasyon sıvı miktarı 8.70±0.23 L olarak hesaplandı. Uygulama sonrası hemoglobin ve hematokrit değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşme saptandı (p<0.0001) ve kan transfüzyon oranı %4.99 idi. Clavien sınıflamasına göre ameliyat sonrası ateş ve transfüzyon gerektirmeyen kanama en önemli komplikasyonlardı (%13.4 ve %10.74). Zor entübasyon (%1.2), ekstübasyon sonrası laringospasm (%2.3), tedaviye dirençli bulantı (%1.5), bronkospazm (%0.38), iskemik EKG değişiklikleri (%0.19), deliriyum (%0.19) başlıca anestezi problemleri idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Genel anestezi, risklerinin iyi bilinmesi ile PNL girişimleri için güvenli ve etkili bir yöntemdir. Son yıllarda rejyonel anestezi teknikleri PNL girişimlerinde genel anesteziye alternatif olarak bildirilmiştir. Rejyonel anestezinin PNL’de güvenilirliğinin ve etkinliğinin gösterilmesi için büyük hasta gruplarında yapılacak ileri klinik çalışmalar gerektiği kanısındayız.
INTRODUCTION: The aim of this study was to document the use of general anesthesia for patients who underwent percutaneous nephrolithotomy (PNL) during a 3-year period and to examine the current discussion related to anesthesia techniques in the context of the literature.
METHODS: Patients scheduled for PNL between 2015 and 2017 were assessed retrospectively. Patient demographic data, the characteristics of the renal stones, the duration of the operation, blood transfusion requirements, and complications of the PNL procedure and general anesthesia were evaluated.
RESULTS: A total of 521 patients were included in this study. The mean age was 48.32±0.61 years. The mean stone size was 22.48±0.47 mm. The mean duration of the operation was 106.30±1.56 minutes, and 79.07% of patients were stone-free after the procedure. The mean fluoroscopy time was 23.30±1.45 seconds and the mean irrigation fluid volume was measured as 8.70±0.23 L. The decrease in the hemoglobin and hematocrit levels after the procedure was statistically significant (p<0.0001), with a transfusion rate of 4.99%. Fever after surgery and hemorrhage not requiring blood transfusion were the major complications (13.4% and 10.74%, respectively) seen, using the Clavien classification system. Difficult intubation (1.2%), post-extubation laryngospasm (2.3%), refractory nausea (1.5%), bronchospasm (0.38%), ischemic electrocardiography changes (0.19%), and delirium (0.19%) were the major anesthesia problems.
DISCUSSION AND CONCLUSION: General anesthesia is a safe and effective method for PNL with well-known risks. Regional anesthesia techniques have also been reported in PNL procedures as an alternative to general anesthesia in recent years. Further clinical trials with large patient groups are needed to demonstrate the safety and efficacy of regional anesthesia in PNL.

6.
Ekstrapulmoner Sarkoidozda Birden Fazla Organ Tutulumu
Extrapulmonary Sarcoidosis with Multiple-Organ Involvement
Emine Aksoy, Eylem Tunçay, Birsen Ocakli, Sümeyye Alparslan Bekir, Sinem Güngör, Fatma Tokgöz Akyıl, Pakize Sucu, Dilek Yavuz, Murat Yalçınsoy
doi: 10.14744/scie.2018.42650  Sayfalar 30 - 35
GİRİŞ ve AMAÇ: Sarkoidozda pulmoner tutulumla beraber ekstrapulmoner tutulum sık görülür. Deri, göz ve periferik lenf nodları akciğerler dışında en sık tutulum yeridir ve birden fazla organ aynı zamanda tutulabilir. Bu çalışmada ekstrapulmoner sarkoidozlu olgular tutulum yerleri açısından incelendi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1994–2015 arasında sarkoidoz tanısı ile takip edilen hastalar geriye dönük olarak değerlendirildi. Çalışmada sarkoidoz ekstrapulmoner tutulum tanısı olan olguların demografik özellikleri; semptomları, organ tutulum yer ve sayılar, tanı yöntemleri ve süreleri kaydedildi. Hastaların cildiye, göz ve kardiyoloji konsültasyonları yapıldı ve akciğer grafisi, yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (YRBT) ve batın ultrasonografi (USG) istendi.
BULGULAR: Üç yüz otuz yedi hastanın 144’ünde ekstrapulmoner tutulum saptandı, olguların %92’sinde pulmoner tutulum ile birlikteydi. Ortalama yaşı 43, %75 kadındı. En sık tutulum şekli eritema nodozum dışı cilt tutulumu (n=41), eritema nodozum (n=37), karaciğer (n=24), lenf nodu (n=20), dalak (n=18) ve tükrük bezi-parotis (n=15) idi. En sık tanı yöntemleri 41 hastada mediastinoskopi, 23 hastada cilt biyopsisi ve 19 hastada transbronşial akciğer biyopsisiydi. İki hastada dört, üç hastada üç ayrı bölgede olmak üzere 26 (%18) hastada birden fazla tutulum saptandı. Birden fazla tutulum olan hastaların ikisi evre 0, 14’ü evre 1, dokuzu evre 2 ve biri evre 3 idi. Hastalarda saptanan ortalama tanı süresi 24 gündü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sarkoidoz tanısı konulan olguda ekstrapulmoner tutulum varlığında birden fazla organda tutulum olabileceği akılda tutulmalı ve gerekli inceleme ve değerlendirmeler bu yönde yapılmalıdır.
INTRODUCTION: In cases of pulmonary sarcoidosis, extrapulmonary involvement is not uncommon. The skin, eyes, and lymph nodes are the most common sites of extrapulmonary involvement, and multiple organs may be involved at the same time. In this study, patients with extrapulmonary sarcoidosis were investigated in terms of the localization of involvement.
METHODS: Patients diagnosed with sarcoidosis between 1994 and 2015 were evaluated retrospectively. Demographic characteristics, symptoms, organ involvement, diagnostic methods, and the length of time between the diagnosis of sarcoidosis and additional organ involvement were recorded. The patients were consulted to the departments of dermatology, ophthalmology, and cardiology, and a chest X-ray, high-resolution computed tomography, and abdominal ultrasound examinations were performed.
RESULTS: Extrapulmonary involvement was detected in 144 of a total of 337 sarcoidosis patients. In 92% of those patients with extrapulmonary involvement, there was accompanying pulmonary involvement. Women made up 75% of the group, and the mean age was 43 years. The most commonly detected extrapulmonary involvement was of the skin (n=41), followed by erythema nodosum (n=37), and involvement of the liver (n=24), lymph nodes (n=20), spleen (n=18), and salivary/parotid gland (n=15). The most frequent diagnostic method used was mediastinoscopy (n=41), followed by a skin biopsy (n=23), and a transbronchial lung biopsy (n=19). Of the 26 (18%) patients who had multiple-organ involvement, 2 were diagnosed as stage 0, 14 were stage 1, 9 were stage 2, and 1 was stage 3. The mean length of time before a diagnosis of extrapulmonary involvement was 24 days.
DISCUSSION AND CONCLUSION: If there is extrapulmonary involvement in a case of sarcoidosis, it should be kept in mind that more than 1 organ system may be involved and the relevant additional tests may be required.

7.
Pediyatrik Anestezi Uygulamalarında Derlenme Ajitasyonunu Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesi
Evaluation of Factors Affecting Emergence Agitation in Pediatric Anesthesia Practice
Gökhan Uğur, Elif Bombacı, Banu Çevik
doi: 10.14744/scie.2018.28290  Sayfalar 36 - 44
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocuklarda anestezi sonrası derlenme döneminde görülen ajitasyon, çözülmesi zor bir sorun olup başarılı bir süreci sıkıntılı bir duruma dönüştürebilmektedir. Bu ileriye yönelik gözlemsel çalışmada; çocuklarda ameliyat sonrası ajitasyona neden olabilecek faktörleri belirlemek, böylece gelecekteki pediyatrik anestezi uygulamalarına ışık tutabilmek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ortopedi ve travmatoloji, üroloji, göz hastalıkları, kulak burun boğaz hastalıkları ve baş boyun cerrahisi, çocuk cerrahisi, plastik ve rekonstrüktif cerrahi ameliyatları geçirecek, fizik durumu ASA I-II olan, 3–10 yaş arası 206 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, açlık süresi, daha önce ameliyat geçirip geçirmediği, premedikasyon yapılıp yapılmadığı ve yapılmış ise ilaç ve uygulama şekli, indüksiyon tekniği ve indüksiyonda kullanılan ilaç, havayolu yönetiminin şekli, idamede kullanılan ilaçlar, anestezi süresi, ameliyat sonrası analjezi yönetimi, derlenme odası kalış süresi kaydedildi. Ayrıca tüm hastaların ameliyat sonrası 10. dakikada “Face, Legs, Activity, Cry, Consolability” (FLACC) Ağrıskoru, “Pediatric Anesthesia Emergence Delirium” (PAED) skoru, Modifiye Aldrete Skoru (MAS) değeri kaydedildi.
BULGULAR: İstatistiksel değerlendirmede yaş, ameliyat tipi, premedikasyon, analjezi tekniği ve kullanılan ilaç, havayolu yönetimi, indüksiyonda ve idamede kullanılan ilaçlar ve anestezi süresinin ameliyat sonrası ajitasyonu anlamlı olarak etkilediği sonucu çıkmıştır (p<0.05). Yapılan regresyon analizinde ise yaş, indüksiyonda kullanılan ilaç ve anestezi süresi derlenme dönemindeki ajitasyon için bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuklarda anesteziden derlenirken görülen ajitasyonda etkilifaktörlerin başında çocuğun yaşı, anestezi süresi ve uygulanan anestezi indüksiyon tekniği gelmektedir. Yaş, cerrahi ve anestezi süresi değiştirilemeyen faktörler olduğuna göre uygulanacak anestezi indüksiyon tekniği anestezistin derlenme dönemindeki ajitasyonu kontrol etmede en önemli kozu olacaktır.
INTRODUCTION: The agitation that is sometimes seen in children during the recovery period after the administration of anesthesia can be a difficult problem to solve, and can turn a successful procedure into a distressing situation. This prospective, observational study was intended to determine factors that may lead to postoperative agitation in children in order to contribute to future pediatric anesthesia studies.
METHODS: A total of 206 patients between 3 and 10 years of age who underwent operations performed by the departments of orthopedics and traumatology; urology; eye diseases; ear, nose, and throat diseases; pediatric surgery; and plastic and reconstructive surgery and whose physical status was classified as American Society of Anaesthesiologists I or II were included in the study. The patients’ age, gender, details of preoperative fasting, previous surgeries (if any), premedication used (if any) and the method of application, the induction technique and drug used for anesthesia, airway management method, drugs used to maintain anesthesia and duration, postoperative analgesic management, and the duration of stay in the recovery room were recorded. In addition, the Face, Legs, Activity, Cry, Consolability score; the Pediatric Anesthesia Emergence Delirium score; and the modified Aldrete score recorded at the postoperative 10th minute were analyzed.
RESULTS: Statistical evaluation revealed that age, operation type, anesthesia technique and drug selected, airway management method, drug used for induction and maintenance of anesthesia, and the duration of anesthesia significantly affected postoperative agitation (p<0.05). Regression analysis determined that patient age and the drug selected for the induction and the maintenance of anesthesia were independent risk factors for agitation developing during the recovery period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The age of the child, the duration of anesthesia, and the preferred anesthesia induction technique were the primary factors affecting agitation seen in children during recovery from anesthesia. Since the age of the patient and the duration of the surgery and anesthesia are factors that it is difficult or impossible to change, the anesthesia induction technique to be used is an important tool for the anesthesiologist to control the development of agitation during the recovery period.

8.
Silikozis ve İdrar Analizi
Silicosis and Urinary Analysis
Hilal Altınöz, Gülçin Kantarcı, Zehra Eren, Cengiz Çelikkalkan, Veli Göylüsün, Birsen Ocaklı
doi: 10.14744/scie.2018.07379  Sayfalar 45 - 48
GİRİŞ ve AMAÇ: Mesleki silika maruziyetinin böbrek hastalıklarıyla ilişkisi yaklaşık 40 yıldır biliniyor, fakat halen Türkiye’deki silikoz hastalarının böbrek fonksiyonları hakkında bir verimiz yok.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada İstanbul Meslek Hastalıkları Hastanesinde 01.03.2011 ve 31.05.2011 tarihleri arasında tanısı konmuş tüm silikoz hastalarının böbrek fonksiyonları ve idrar tahlillerini ve Mayıs 2014’te ölüm oranlarını inceledik.
BULGULAR: İdrar patolojisi kot kumlama ve cam kumlama işçisi olarak çalışanlarda daha sık görüldü. Bununla beraber idrar anormallikleri 3 yıllık mortaliteyi etkilemiyordu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Silikaya maruz kalan hastalarda idrar analizi ve böbrek fonksiyon analizi ihmal edilmemelidir. Silikotik hastalarda idrar testi bozukluğunun, üç yıllık mortaliteyi etkilemediğinin gösterilmiş olmasına rağmen uzun dönemde, özellikle kot kumlama ve cam kumlama işçilerinde böbrek fonksiyon bozukluğu ve erken ölümlere yol açabileceği kanısındayız.
INTRODUCTION: Occupational exposure to silica has been thought to be associated with renal diseases for some 40 years, but there are no data about the kidney function of silicosis pa- tients in Turkey.
METHODS: In this study we examined the kidney function and urinary test results of all of the silicosis patients diagnosed at Istanbul Occupational Disease Hospital between March 1, 2011 and May 31, 2011, and the death rate of those patients as of May 2014.
RESULTS: Urinary pathology was seen mostly in patients working as denim sandblasters and in glass sandblasters. However, urine abnormalities did not affect the 3-year mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A urinary analysis and renal function evaluation of patients who are exposed to silica should not be neglected. Although urinary pathology was not shown to affect the 3-year mortality in silicotic patients, in the long-run we assume that it may lead to renal nephropathies and premature death, especially in denim sandblasters and glass sandblasters.

9.
Non-entübe İki Taraflı Uniportal Endoskopik Torakal Sempatektomi
Non-Intubated Bilateral Single Port Endoscopic Thoracic Sympathectomy
Ekin Ezgi Cesur, Kadir Burak Özer, Attila Özdemir, Fatma Tuğba Özlü, Fatih Doğu Geyik, Recep Demirhan
doi: 10.14744/scie.2018.02986  Sayfalar 49 - 52
GİRİŞ ve AMAÇ: Bölgesel aşırı terleme, kişinin hayatını psikolojik ve fiziksel olarak etkileyen, kısıtlayan bir durum olup, düzeltilmesi için cerrahi yönteme başvurular gün geçtikçe artmaktadır. Sıklıkla yüz, eller, ayak tabanları ve veya aksiller bölgede terleme mevcuttur. Çalışmamızda non-entübe olarak gerçekleştirdiğimiz olgularımızın sonuçlarını paylaşmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya, Ocak 2016–Ocak 2017 tarihleri arasında kliniğimizde gerçekleştirmiş olduğumuz 35 non-entübe bilateral endoskopik torakal sempatektomi olgusu dahil edildi. Hastalara cerrahi işlem öncesi laringeal maske uygulandı.
BULGULAR: Hastaların operasyon süreleri, ameliyat sonrası ekspansiyon, ağrı ve komplikasyon durumları takibe alınarak kaydedildi. Ortalama 21±3 dakika olan süreye torakoskopi cihazının iki tarafta da bağlantı süresi dahil edilerek hesaplandı. Hiçbir hastada pnömotoraks gelişmedi. İşlem sonrası standart analjezi uygulanan hastalarda ağrı şikayeti olmadı. Tüm hastalar takip sonrası ameliyat sonrası birinci gün taburcu edildi. Takiplerinde iki hastada ayaklarda hafif kompansatuvar hiperhidrozis şikayeti gelişti fakat hastalarda operasyona ait memnuniyetsizlik oluşturmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Endoskopik bilateral torakal sempatektomi işlemi çeşitli merkezlerde ayrı seanslarda, çift lümenli entübasyon ile, iki port kesisi ile ve bazı merkezlerde toraks dreni ile sonlandırılan bir prosedür olarak bildirilmektedir. Gerek laringeal maske uygulaması, gerek tek port insizyonu, operasyon süresini kısaltan, çift lümenli entübasyon için işlem gereken ek süre ve eforun olmadığı, beraberinde entübasyona bağlı komplikasyonları engelleyen, işlem sonrası pnömotoraks riskini neredeyse ortadan kaldıran bir yöntem olarak kliniğimizde güvenle uygulanmaktadır.
INTRODUCTION: Primary focal hyperhidrosis is excessive sweating required for body thermoregulation. The most commonly affected sites are the palms and axillae. It is a benign disease, but one which has physical, physiological, and social effects, especially for adults. The best treatment is a thoracic sympathectomy, which may be performed using different approaches. Thoracoscopy is generally performed with a 5-mm thoracoscope and double lumen intubation. The aim of this study was to report experience with this technique using laryngeal mask ventilation, which is less invasive and shortens the operative time.
METHODS: In all, 35 patients with palmar or axillar hyperhidrosis underwent a nonintubated endoscopic thoracic sympathectomy between January 2016 and August 2017. All of the patients were placed in a semi-Fowler position after the application of the laryngeal mask.
RESULTS: The operative time, the expansion of the lung as seen on a postoperative chest X-ray, and the postoperative pain score were recorded. The operative time was calculated from the first incision until the closure of the skin suture. The median length of the operation was 21±3 minutes. There were no complications seen in the first postoperative 24 hours and all of the patients were discharged after 1 day of hospitalization.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A nonintubated thoracoscopic sympathectomy procedure is a less invasive method that uses laryngeal mask, and which also reduces the operative time. As a result of bilateral ventilation, this procedure is highly effective at avoiding postoperative pneumothorax.

OLGU SUNUMU
10.
Adenohipofizin İğsi Hücreli Onkositomu: Atipik Histomorfolojik Özellikler ve Erken Nüks Gösteren Bir Olgu
Spindle Cell Oncocytoma of the Adenohypophysis: A Case with Atypical Histomorphological Features and Early Recurrence
Nilüfer Onak Kandemir, Banu Doğan Gün, Burak Bahadır, Şanser Gül, İlker Öz, Nagehan Özdemir Barışık
doi: 10.14744/scie.2017.29392  Sayfalar 53 - 59
Adenohipofizin iğsi hücreli onkositomu (SCO), oldukça nadir görülen, klinikopatolojik açıdan önemli ayırıcı tanı zorluklarına neden olan ve biyolojik davranışına yönelik verilerin sınırlı olması nedeniyle hasta yönetiminde zorluklar içeren bir sellar bölge tümörüdür. Görme bozukluğu yakınması ile başvuran 61 yaşındaki erkek hastada, sellar/suprasellar yerleşimli kitle saptandı ve ameliyat edildi. Operasyon sonrası üçüncü ve altıncı ayda hastanın yakınmalarının devam etmesi, tümörün boyutlarında artma olması üzerine iki kez re-operasyon uygulandı. Histopatolojik değerlendirmede iğsi- epitelioid morfolojide, onkositik sitoplazmalı tümör hücrelerinin fasiküller/tabakalar/psödoasiner yapılar oluşturduğu gözlendi. Neoplastik hücrelerde vimentin, EMA, Galektin 3, TTF-1 ve AMA ile pozitif, epitelyal belirleyiciler, hipofiz hormonları ve nöroendokrin markırlar ile negatif immünoreaktivite gözlendi. Nükslere ait materyallerde, ilk biyopsi örneğine göre, pleomorfizm, atipi ve mitotik aktivitede artış dikkati çekmiştir. SCO, güncel DSÖ sınıflamasında ‘Derece I’ olarak tanımlansa da, özellikle atipi-pleomorfizm ve mitotik aktivite sergileyen olgularda önemli oranda erken nüks görülebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Spindle cell oncocytoma (SCO) of the adenohypophysis is an extremely rare sellar-region tumor that creates clinicopathologically relevant problems in the differential diagnosis and difficulties in patient management due to the limited data available regarding its biological behavior. A sellar/suprasellar mass was detected and surgery was performed in a 61-year-old male admitted for impaired vision. The patient was re-operated on twice due to persistence of symptoms and an increase in tumor size at the third and sixth postoperative month. The histopathological examination revealed tumor cells with oncocytic cytoplasm and spindle-epithelioid morphology fascicles/layers/pseudoacinar structures. Neoplastic cells showed a positive immunoreactivity with vimentin, epithelial membrane antigen, galectin 3, thyroid transcription factor-1, and anti-mitochondrial antibodies, and a negative immunoreactivity with epithelial markers, pituitary hormones, and neuroendocrine markers. Compared with the first biopsy sample, the material obtained from recurrent lesions was histologically characterized by increased pleomorphism, atypia, and mitotic activity. Although SCO is defined as Grade I according to the current World Health Organization classification, the considerable risk of early recurrence should be taken into account, especially in cases with atypia-pleomorphism and increased mytotic activity.

11.
Adenotonsillektomi Sonrası Gelişen Nadir Bir Komplikasyon: Grisel Sendromu
A Rare Complication Following Adenotonsillectomy: Grisel’s Syndrome
Niyazi Altıntoprak, Kübra Murzoğlu Altıntoprak, Furkan Keskin, Öner Çelik
doi: 10.14744/scie.2018.79188  Sayfalar 60 - 62
Grisel sendromu olarak da adlandırılan non travmatik atlantoaksiyel subluksasyon otolaringolojik cerrahi ve nazofarengeal enflamasyon sonrasında nadir olarak pediyatrik popülasyonda görülür. Hastalar genellikle 5–12 yaş araalığındadır ve cinsiyet farkı yoktur. Üst solunum yolu enfeksiyonu veya çeşitli otolaringolojik cerrahi sonrasında ağrılı tortikolis bulunan hastalarda Grisel sendromundan şüphelenilmelidir. Prognozu etkileyen en önemli faktör erken tanı ve tedavidir. Erken tanı konservatif tedaviye olanak vermesinin yanında kalıcı boyun deformitesini, ciddi nörolojik defisit gelişmesini ve geniş cerrahi prosedürlere bağlı morbidite gelişimini de önlemektedir. Otolaringologlar nadir fakat potansiyel olarak ciddi olan bu durumun farkında olmalıdırlar.
The nontraumatic subluxation of the atlantoaxial joint, also called Grisel’s syndrome, is a rarely seen phenomenon in the pediatric population after nasopharyngeal inflammation or otolaryngological surgery. The patients are usually between 5 and 12 years old, and there is no gender difference in occurrence. Grisel’s syndrome should be considered in patients who have painful torticollis after an upper airway infection or otolaryngological surgery. The most important factor affecting the prognosis is early diagnosis and treatment. Early diagnosis not only allows for conservative treatment, but it also prevents permanent neck deformity and the development of severe neurological deficit and morbidity due to extensive surgical procedures. Otolaryngologists should be aware of this rare, but potentially serious, condition.

OLGU SERISI
12.
Lokal Anestezik Olarak Prilokain İki Yaş Altı Çocuklarda Ne Kadar Güvenli?: Olgu Serisi
How Safe is Prilocaine as a Local Anesthetic in Children Younger Than 2 Years of Age: A Case Series
Merve Güllü, Nahide Haykır, Perran Boran, Gülnur Tokuç
doi: 10.14744/scie.2018.79106  Sayfalar 63 - 67
GİRİŞ ve AMAÇ: Methemoglobinemi, doku oksijenizasyonunun bozulduğu ve MethHb düzeyinin %70’i aşması durumunda ölümcül seyredebilen, erken tanı ve tedavi gerektiren acil bir durumdur. Prilokain çocuklarda sünnet sırasında sıklıkla kullanılan ve terapötik dozlarda bile methemoglobinemi riski olan bir lokal anesteziktir. Süt çocuklarında okside demirin indirgenmesini sağlayan sitokrom b5 redüktaz aktivitesinin erişkine göre %50 oranında daha düşük olması ve baskın hemoglobin olan Hb F’in Hb A’ya göre oksidasyona daha duyarlı olması, methemoglobinemi riskini artırmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu yazıda sünnet öncesi lokal prilokain anestezisi uygulanan ve sonrasında methemoglobinemi gelişen altı olgu sunulmuştur.
BULGULAR: Prilokain anestezisi uygulanan iki yaşından küçük altı hastada methemoglobin düzeyi %35–50 arasında olup siyanoz vardı. Dört olguda ilk etapta metilen mavisi bulunduğu için hastalara 1 mg/kg dozunda metilen mavisi damar içi verildi, bir olguya metilen mavisi sonradan bulunarak verildi. İlk olgunun 25 dakika, ikinci olgunun bir saat, üçüncü olgunun iki saat, beşinci olgunun ise dört saat içinde siyanozu geriledi. Diğer olguya damar içi askorbik asit verildikten 30 dakika sonra siyanozun düzeldiği gözlendi. Bir hastada metilen mavisine bağlı hemoliz görüldü. Tüm hastalar şifa ile taburcu edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Süt çocukluğu döneminde ciddi yan etkiler ve methemoglobinemi riski nedeniyle lokal anestezik prilokain yerine, bupivakain kullanımı daha uygun gözükmektedir.
INTRODUCTION: Methemoglobinemia is an urgent condition requiring early diagnosis and treatment; it may be fatal if the methemoglobin (MetHb) level is greater than 70% and tissue oxygenation is impaired. Prilocaine is a local anesthetic widely used during circumcision in children that has been associated with methemoglobinemia in therapeutic doses. Infants are vulnerable to hemoglobin oxidation because their cytochrome b5 reductase level is approximately 50% of adult values and fetal hemoglobin is more sensitive to oxidation than adult hemoglobin.
METHODS: Six cases of methemoglobinemia occurring after the use of prilocaine during a circumcision are described.
RESULTS: Six patients under the age of 2 years who had undergone prilocaine anesthesia were presented with cyanosis and a methemoglobin level of 35% to 50%. Four patients were treated with methylene blue as first-line therapy. In those 4 patients, cyanosis was resolved within 30 minutes in Case 1, an hour in Case 2, 2 hours in Case 3, and 4 hours in Case 5. In Case 3, the patient developed hemolysis following the methylene blue treatment. One patient was first treated with ascorbic acid due to a temporary shortage of methylene blue. The cyanosis improved in 1 hour and had regressed completely another hour later after a dose of methylene blue. In the final case, the cyanosis improved 30 minutes after intravenous administration of only ascorbic acid.
DISCUSSION AND CONCLUSION: All of the patients were discharged healthy. Bupivacaine may be more appropriate than prilocaine as a local anesthetic in young children due to the risk of potentially severe methemoglobinemia side effect of prilocaine.